Ocal.Online ve GriKalemler'den sonra artık buradayım. Orijinal Ömrünü Yitirmiş Harfler sitesine hoşgeldiniz.

23 Mart 2026 Pazartesi

Bir babanın vedası

Sabahın köründe uyandığında, odasında bir şeyin değiştiğini hemen fark etti. Yastığının kenarına özenle katlanmış, beyaz bir zarf konmuştu. Üzerinde, yıllardır aynı kalemle yazılan o tanıdık, titrek el yazısı vardı: “Kızıma.”

Kalbi, daha dokunmadan ağırlaştı. Parmak uçlarıyla zarfa uzandı, sanki içindeki sözcükler yanacakmış gibi. Kağıdın kat yerlerini üşüyerek açtı. Odanın içi hâlâ loştu, perdeden sızan gri ışık mektubun satırlarına düştü.

Okumaya başladı.

Ve o mektup..

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Sevgili Kızım,

Bu mektubu okuduğunda, ben artık rüzgârın saçlarını okşadığı, yağmurun toprağa kavuştuğu yerde olacağım. Anlatacak çok şeyim var ama zaman bana nefes kadar kısa, kelimeler ise anlatmak istediklerimin yanında hep çaresiz kaldı.

Sen uyurken izledim dün gece. Odanın kapısını aralayıp, içeriye sızan loş ışıkta yüzünü seyrettim. Parmakların hâlâ çocukluğundaki gibi hafifçe kıvrılıyor, dudakların bir rüyayı fısıldarcasına aralanıyordu. İşte o an anladım ki, bir insanın kalbi sevdiği için değil, sevdiklerini ardında bırakacağı için bu kadar ağırlaşır.

Biliyor musun, seninle geçirdiğim her anı bir kutunun içine koymak isterdim. İlk adımını attığın günü, okulun ilk günü arkana bakıp “babaa” diye seslendiğin anı, saçlarını ilk kez kendin topladığında “baba bak, oldu mu?” diye sorduğun o sabahı… Hepsi birer birer dökülüyor şimdi avuçlarımdan.

Büyüdükçe aramıza mesafeler girdi. Benim anlamadığım diller konuştun, senin anlamadığın yorgunluklar taşıdım. Keşke daha çok durup seni dinleseydim. Keşke “işim var” dediğim zamanların hepsini, “anlat bakalım” diye başlayan dakikalarla değiştirebilseydim. Keşke sarılmak için hep bir sebep beklemeseydim. Baban olmak, seni sevmek için tek sebepken.

Şimdi ardıma baktığımda görüyorum ki, ben senin hayatının dekoru gibiydim. Hep arkandaydım ama sahnenin tam ortasında olman gereken yerdeydin. Ve sen öyle güzel oynadın ki rolünü, ben seyretmekten kırk yılın nasıl geçtiğini anlamadım.

Affet beni. Her babasını kaybeden kız gibi değil, kendine özgü bir hüzünle taşıyacaksın bu yokluğu biliyorum. Ama şunu unutma: Rüzgâr sert estiğinde, ben arkandayım. Yağmur camına vurduğunda, ellerimi açmış seni tutuyorum. Bir gülümsemeye ihtiyacın olduğunda, senin çocukluğundan bir anıyı önüne düşüreceğim.

Ağlama. Tamam, biraz ağla. Ama sonra sil gözlerini. Çünkü sen benim en güzel yanlışlarımın, en doğru kararımsın. Sen olduğun sürece, bu dünyada bir parçam hep yaşayacak.

Parmakların hâlâ çocukluğundaki gibi kıvrılıyor ya, işte öyle tut hayatı. Sıkı tut. Bırakma.

Seni gökyüzünün en parlak yıldızı sandığın yerden değil, toprağın en sessiz, en derin yerinden seveceğim. Ta ki çimenler boy verip sana “merhaba” diyene dek.

İyi ki varsın. İyi ki senin babandım.

Her zaman gurur duyduğum,
Her zaman özleyeceğin,

Baban.

22 Mart 2026 Pazar

Almanya'dan Sorgun'a gurbet mektupları ...

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

24 Mart 1974, Köln

Merhaba anacım,

Nörüyon? Bende nörüyüm işte, idare ediyom kele. İyi olduğunu söyleyen bi mektup gönderirsin inşallah. Ben idare ediyom ana, idare. İdare dediğin de bi garip şey burada; soğuktan donarken “idare” demek, makinenin başında saatlerce durup gözlerim kızarırken “idare” diye yazmak oluyor.

Dün akşam vardiyadan çıktım. Hava ayazdı, öyle bi rüzgâr vardı ki Kemal’in anlattığı Sibirya’yı hatırlattı. Yolda yürürken içimden bi türkü tutturdum, Yozgat’ın şu bozlak türkülerinden. “Bozkırın ortasında bi ağaç gibi tek başına” diye başladım, sesim rüzgâra karıştı. Kimse duymadı ana, kimse anlamadı. Burada herkes kendi dilinde bi şeyler mırıldanıyor, kendi yarasına merhem arıyor.

Fabrikanın o sesi, o makine gürültüsü bitmiyor. Sabah oluyor, akşam oluyor, anlamıyom. Yozgat’ta saatler nasıl geçerdi biliyon mu? Sabah ezanıyla uyanır, güneş Sorgun’un düzlüğünden vurur, öğleye kadar hayvanlara bakardık, ikindide komşular gelir, akşamüstü sen çay demlersin, tütsünün kokusu bütün eve yayılırdı. Burada zaman durmuyor, koşuyor; ama bi yere varmıyor. Hep aynı. Sabah fabrika, akşam yatakhane, gece yine fabrika.

Dün mektubunda “oğlum, kiraz ağacı çiçek açtı” demişsin. Onu okurken gözlerim doldu ana. Burada kirazı markette konserve kutularında gördüm, rengi soluk, tadı yapmacık. Senin bahçedeki ağacın altında oturup çekirdeklerini uzağa fırlattığımız günler aklıma geldi. Babamın “çekirdeği toprağa at da bi gün ağaç olsun” dediğini hatırladım. Attığım çekirdekler tuttu mu acaba? O ağaçların gölgesinde şimdi kim oturuyor?

Burada her şey hesap: yediğin ekmeğin gramı, uyuduğun saatin dakikası, kazandığın markın kuruşu. Ama yüreğin hasretini hiçbi makine tartmıyor. İçimde bi sızı var ana, adını koyamıyom. Bazen bi Alman çocuğu parkta oynarken görsem, senin beni küçükken kucaklayışın gelir aklıma. O zaman dünyanın en güvende olduğum yer senin kollarındı. Şimdi kolların çok uzak.

Geceleri uyumak zor. Yorganı başıma çekerim, köyün kokusu gelir. Harman sonrası toprak kokusu, tandır ekmeğinin sıcağı, hayıt ağacının keskin rayihası. Burada hiçbir şey kokmuyor ana, her şey plastik, her şey yapay. Radyoda Alman şarkıları çalıyor, anlamıyom. Anlamak da istemiyom açıkçası. Benim kulağımda hâlâ Sorgun’un camisinden yükselen selâ, sabahçı kadınların tahta kaşıklarla tencere vuruşu, senin “kalk oğlum, gün doğdu” diyen sesin var.

Cuma günü camiye gittim. Buradaki camiye. Evet ana, burada da cami var, ama minaresi beton, sesi kısık. Namazdan sonra cemaatten biri “memleket neresi?” diye sordu. Yozgat Sorgun dedim. O da “eşin dostun orada mı?” dedi. Var dedim, anam var, babam var, toprağım var dedim. Ama toprağım burada değil işte. Toprağımın üstünde oturup da bi tas ayran içemiyom.

Biliyon mu, ben buraya ilk geldiğimde her şeyi sayıyordum: kaç gün oldu, kaç ay olacak, kaç mark biriktirdim. Şimdi saymıyom. Çünkü saydıkça uzuyor. Sanki zaman bana inat, ağır ağır geçiyor.

Mektubun gelince, onu günlerce saklıyom. Defalarca okuyom. Satır aralarında senin nefesini duyuyom. “Oğlum, kendine iyi bak” yazmışsın. Bakıyom ana, bakmaya çalışıyom. Ama kendime iyi bakmak, memleketten uzakta, toprağından kopmuş bi dalın yeşermeye çalışması gibi.

Babama söyle, tarlanın kıyısındaki erik ağacının dibine bu sene bi fidan diksin. Ne diktirirse diksin, yeter ki yesin. Ben buradan ona bi şey gönderemiyom, giden parayla ne yesin ne içsin? Belki bi fidan diker de ben döndüğümde gölgesinde otururuz.

Dönmek ne zaman bilmiyom. Gurbet öyle bi yer ki ana, giderken bitiyor sanıyon, dönmek de varmıyor. Ben şimdi iki yer arasında bi adam oldum. Ne buraya aitim, ne oraya. Ama kalbim orada, senin yanında.

İnşallah bu mektup sana iyi günlerde ulaşır. Lütfen cevabında kendinden bahset, komşulardan bahset, bahçeden bahset. Kediden bile bahsetsen yeter. Bana oralardan nefes lazım.

Ellerinden öper, gözlerinden öperim.

Senin oğlun,
Memet

Not: Bir kilo kuru fasulye ve biraz pul biber gönderebilirsen çok iyi olur. Burada bulamıyorum da. Bakkaldaki Türk’te var ama pahalı, 10 Marklık şeyi 100 Marka satıyo.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

12 Mayıs 1974, Sorgun, Yozgat

Oğlum benim Memet’im gurban,

Mektubunu aldım, okudum, okudukça ağladım. Ama ağladığımı bilme, üzülme. Ağlamak iyidir bazen, yüreğe su serper. Sen de ağlama kele, oralarda kimseler görmesin. Gurbet zor, biliyom. Ama sen dayan oğlum, dayan gurban. Namusunan, şerefinen çalış, gelirsen gelirsin.

Nörüyon deyip sormuşsun, bende nörüyüm işte. İdare ediyoz gurban. Bahar geldi, havalar ısındı, tarlalar sürüldü. Baban her gün “Memet’in ağacı” diye diktiğin fidanın başına gidiyor, suluyor. Sormuşsun ya “çekirdekler tuttu mu” diye, tuttu oğlum, tuttu. Şimdi boyu neredeyse belime geldi. Bu yaz gölgesinde otururuz diye bekliyoz. Sen gelince onun da dibinde oturup ayran içeriz inşallah.

Kiraz ağacı da çiçek açtı, döktü şimdi. Rüzgâr vurdu, yapraklar bahçeye serpildi. Her sabah kapıyı açtığımda beyaz beyaz örtmüş toprağı. Sen küçükken altında toplardın çiçekleri, saçına takardın, ben gülerdim. Şimdi kimse takmıyo o çiçekleri. Ben bi dal kopardım, su dolu bi şişeye koydum, mutfağın penceresinde duruyo. Ona bakıp sana dua ediyom.

Komşular da hal hatır soruyolar. Hacer Teyze her gelişinde “Memet n’apıyo, gelmiyo mu?” diye sorar. Gelin dedim, çalışıyo, biriktiriyo, gelir inşallah. Ellerini öptürüyom sana. Dün Ayşe’nin düğünü vardı, davul zurna çaldı, oynadılar. Ama içimde bi burukluk vardı, sen de oynasaydın keşke dedim. Gelincik tarlaları açmış, kıpkırmızı. Onları görünce senin yanakların gelir aklıma, küçükken güneşte yanardı.

Sen kuru fasulye pul biber istemişsin. Gönderdik oğlum, üç gün evvel postaya verdim. İçine bi de cevizli sucuk koydum, senin sevdiğinden. Bi de annenin çeyiz sandığından çıkma bi mendil koydum, üstüne gül suyu sıktım. Açtığında burnuna gelsin, buralardan bi nefes alsın.

Baban diyo ki “oğluma söyle, biz aç değiliz tokuz, merak etmesin. Yeter ki kendine iyi baksın, sağlığına dikkat etsin.” Dediğin fidanı da diktik oğlum, erik ağacının dibine bi ceviz fidanı diktik. Baban “Memet gelince ceviz de yeriz” dedi. Sen gelinceye kadar büyür inşallah.

Burada her şey yolunda. Sıcaklar bastırmadan ekinleri biçeriz. Şimdilik çok şükür, kışlık yiyecek tamam. Tandır ekmeğini her hafta pişiriyom, seninkini de ayırıyom, buzlukta duruyo. Ne zaman gelirsen taze taze yersin.

Geceleri seni düşünüyom. Gözümün önünden gitmiyon. Rüyama giriyon bazen, küçücük halinen elimi tutuyon, “ana hadi gezelim” diyon. Uyanıyom, ellerimi yokluyom, sen yoksun. O zaman bi garip oluyom. Ama ağlamıyom, merak etme. Dayanıyom gurban.

Mektuplarını saklıyom, her gece birini açar okurum. Sesini duyar gibi olurum. Sen de kendine iyi bak, aman ha, soğuktan koru kendini. O fabrikanın sesi kulağımda, makinaların gürültüsü. Ama sen namuslu çalış, helal lokma ye. Biz burada her daim sana dua ediyoz.

Gözlerinden öperim, ellerinden öperim. Babana da selam söylemiştin, söyledim. O da diyo ki “oğluma söyle, gâvur memleketinde başını dik tutsun, kimseye muhtaç olmasın.”

Cevabını bekliyorum. Sağlıcakla kal, kele.

Senin anacın,
Hatice

Not: Fasulyeleri ıslatıp bi gece beklet, öyle pişir. Pul biberi de çok koyma, yakmasın. Cevizli sucuğu arkadaşlarına da ikram et, yalnız yeme ha oğluşum.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

15 Ağustos 1974, Köln

Anam gurban,

Mektubun dün elime geçti. Mayıs’ın on ikisinde yazmışsın, Ağustos’un on dördünde aldım. Üç ay sürmüş yolda gelene kadar. Üç ay ana, üç ay. Benim hasretim üç ayda katlanmış, senin kokun mendilinde hâlâ duruyo. Her gece yastığımın altına koyuyom, uyumadan önce açıp kokluyom. Gül suyun sinmiş, bi de senin evinin kokusu var. Buralarda hiçbi şey öyle kokmuyor.

Kuru fasulyeyi, pul biberi, cevizli sucuğu da almışım. Fasulyeleri ıslattım bi gece, dün pişirdim. Tencerenin buharı yüzüme vurunca Sorgun’daki mutfak geldi aklıma. Senin tandır ekmeğini kırdığım, zeytinyağını döktüğüm günler. Yalnız başıma yedim ana, lokmalar boğazımdan geçmedi. Keşke yanımda olsaydın da bi tabak da sen koyaydın önüme. Cevizli sucuğu arkadaşlara verdim, beğendiler. Ama ben senin elinden yemeden tadı yarım kaldı.

Sormuşsun “çekirdekler tuttu mu” diye. Tutmuş ana, tutmuş. Yüreğime ekmişsin, her gün suluyorum. İçimde bi fidan büyüyor, adı memleket. Ne zaman yeşersem, ne zaman çiçek açsam, yapraklarım Sorgun’a doğru eğiliyo.

Şimdi burada havalar da ısındı, ama oralardaki gibi değil. Oralarda şimdi harman oluyordur, patoz sesleri geliyordur köye. Bizim harman yerinde babanın çay demlediği, komşuların toplandığı günler. Burada Almanlar güneşlenmeye gidiyo, Ren Nehri’nin kenarına seriliyolar. Ama onların güneşi bizim güneşe benzemez ana. Bizim güneş yakmaz, sarar; onlarınki yakıp geçer.

Ayşe’nin düğünü olmuş, duyunca sevindim. Gelinliğini giyip oynarken gözümün önüne geldi. Sen de ağlamışsındır elbette, her gelin uğurlarken ağlarsın. Ben de ağladım ana, burada tek başıma ağladım. Davul sesi buraya kadar gelmiyor, ama yüreğimde vuruyor.

Gelincik tarlaları açmış demişsin. Onları görünce benim yanaklarım geliyomuş aklına. Ben de burada gelincik görüyom bazen, tren yolunun kenarında açıyorlar. Ama bizim oralardaki gibi al al değil, soluk. Her şey soluk burada ana. Renkler, kokular, tatlar. Her şey gurbetin ayazında biraz daha silik.

Babanın dediği gibi başımı dik tutuyom, kimseye muhtaç değilim. Çalışıyom, helalinden kazanıyom. Cuma günleri camiye gidiyom, namazımı kılıyom. Cemaatten Hacı Ahmet Abi var, Kayserili. Bana diyo ki “Memet kardeş, sabret, gün gelir dönersin.” Sabrediyom ana, sabretmesini bilmesem gelmezdim buraya.

Dediğin fidanı dikmiş baban. Ceviz fidanı. Sen gelince ceviz de yeriz demiş. İnşallah o cevizleri beraber kırarız, kış geceleri soba başında. Ben gelinceye kadar büyüsün, gölgesi büyüsün.

Mendili çok sevdim. Her gece yüzüme sürüyom, gözlerimi kapatıyom, senin karşımda oturduğunu hayal ediyom. “Oğlum, hadi gezelim” diyon rüyamda. Geziyom da ana, geziyom ama Sorgun’un çarşısında değil, bu yabancı şehrin kaldırımlarında. Adımlarım ağır, yüreğim senden yana.

Babama söyle, tarladaki işleri bitirince dinlensin. Ben buradan çok para gönderemiyom ama ne gönderiyorsam alın, eksik şeylerinizi tamamlayın. Bana kendinizden bahset yeter. Yeter ki siz iyi olun, ben katlanırım.

Şimdi güz geliyor. Burada yapraklar sararıyor, erkenden dökülüyor. Benim yüreğim de dökülüyor ana. Her yaprak bi hasret, her rüzgâr bi sızı. Ama dayanıyom, sizin için dayanıyom.

Ellerinden öper, gözlerinden öperim. Babama da selam ederim.

Senin oğlun,
Memet

Not: Fasulyelerin tadı tamamdı, senin ellerine sağlık. Cevizli sucuk bitti, bi daha gönderirsen sevinirim. Ama en çok da mektup gönder ana. Mektubun gelince üç ay beklerim, yine de beklerim. Yeter ki yaz.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

15 Kasım 1974, Sorgun, Yozgat

Oğlum Memet’im,

Mektubun dün elime geçti. Ağustos’un on beşinde yazmışsın, Kasım’ın on dördünde aldım. Üç ay sürmüş yolda gelene kadar. Ben de diyom ki mektup böle gecikirse hasret nasıl gelir, nasıl ulaşır. Ama ulaştı işte, ulaştı da içime ateş düştü. Ağlamışsın, belli etme demiştim, belli etmişsin. Ağlamak iyidir oğlum, erkeğin ağlaması da ayıp değil. Yeter ki yüreğin temiz olsun.

Fasulyeleri beğenmişsin, cevizli sucuk bitmiş. Gönderdik gene, postaya verdim dün. İçine bi de kavurma koydum, kendi elimle kavurdum, kuyruk yağında. Ağzına sür, yemeklerine kat. Baban “kavurmayı da koy da oğlumun canı tatlı eksik olmasın” dedi. Bi de senin eski hırkanı buldum, yamalarını söktüm, yerine yün ördüm içine. Soğuklar bastırmadan giyersin.

Sormuşsun harman oluyo mu diye. Oldu oğlum, harman oldu. Patoz geldi, üç gün çalıştı. Komşular yardım etti, Hacer Teyze’nin oğlu Ali de geldi. Babanın beli ağrıdı ama idare etti. Buğday bereketliydi bu sene, şükür. Çavdar da iyi çıktı. Kışlık bulgurumuz, unumuz tamam. Seninkini de ayırdık. Ne zaman gelirsen taze taze yersin.

Kiraz ağacının yaprakları döküldü, şimdi dalları çıplak. Ceviz fidanı da yaprağını döktü ama dimdik duruyo. Baban her sabah “Memet’in fidanı” diye selam verir. Bir de senin küçükken diktiğin kavak ağaçları var ya, onlar göğe doğru uzadı. Rüzgârda hışırdarlar, seslerini duydukça “Memet geliyo” sanıyom. Gelmiyon tabii, ama sesin geliyo sanki.

Gelincikler çoktan soldu, şimdi tarlalar boz. Gökyüzü gri, yağmur çok yağıyo bu sene. Sabahları sis basıyo köyü, cami görünmüyo. Her sabah ezan okunurken “Memet de duyuyo mu şimdi” diyom. Sen de duyuyosundur inşallah, yüreğin duyar.

Komşular soruyo “Memet ne zaman geliyo?” diye. Ne diyim, bilmiyom. Sen gelince gelirsin. Biz bekleriz, beklemek de gurbet gibi. Baban diyo ki “oğlum çalışsın, biriksin, tarlaya traktör alalım.” Alırsınız inşallah. Ama önce sen gel de yüzünü göreyim.

Mektubunda “gelincikleri görünce benim yanaklarım geliyomuş aklına” demişsin. Geliyo oğlum, geliyo. Ama şimdi yanakların solmuştur oralarda, güneş görmüyon. Kendine iyi bak, çık dışarı haftada bir, hava alsan da yanakların kızarsın. Buradaki gelincikler sen gelince açar, sen gelince kızarır.

Hacer Teyze’nin oğlu Ali, askere gitti geçen ay. Ardından ağladı. Ben de senin askerlik zamanını düşündüm. Daha var, ama o gün de gelir. İnşallah o zaman seni yolcu ederim, gurbetten sonra askerlik kolay gelir sana.

Cevizli sucuğu arkadaşlarına ikram etmişsin, güzel yapmışsın. Yalnız yeme kimseyle paylaşma demiştim ama paylaşmak iyidir. Gurbette dostlar önemli. Hacı Ahmet Abi’ye selam söyle, sabrından bahsetmişsin. Sabredenler kurtulur oğlum, sabret.

Senin mendilini her gece yastığımın altına koyuyom, açıp kokluyom. Gül suyu sinmiş ama azaldı. Yenisini sıkayım mı? Sıkayım da kokun taze kalsın. İstersen bi daha göndereyim, olur mu?

Kış geliyo şimdi. Odunları hazırladık, kışlık yiyecek tamam. Sobayı yaktık geçen haftadan beri. Senin odan da hazır, yorganı çıkardım, çarşaflarını değiştirdim. Ne zaman gelirsen gir yat, mis gibi kokar. Döşeğine kuru kekik serptim, senin sevdiğinden.

Dönmek ne zaman bilmiyom demişsin. Bilmiyorsun ama ben biliyom gibi bekliyom. Her gün kapıya bakar, her rüzgârda seni sanarım. Bir gün gelirsin, çıkagelirsin. O güne kadar dualarım seninle.

Ellerinden öperim, gözlerinden öperim. Babana da selam söylemişsin, söyledim. O diyo ki “oğlum mektubunda harman sormuş, de ki harman oldu ama onun yokluğu harman vurdu yüreğimize.”

Cevabını bekliyom. Kele sağlıcakla kal.

Not: Kavurmayı buzdolabında sakla, uzun durur. Hırkayı giyince haber et, tam mı olmuş de. Bir de senin eski fotoğrafını buldum, cebine koydum. Bakıp duruyom, her gün biraz daha büyüyosun sanki. Öyle sanıyom.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

20 Şubat 1975, Köln

Anacım,

Mektubunu aldım, kasımda yazmışsın, şubatta elime geçti. Üç ay gene uzadı yolda. Üç ay daha geçti aradan, ben dört mevsimi gurbette tamamladım. Ama bu mektubum öbürlerine benzemiycek ana. İyi haberim var.

Altı aya kadar ordayım.

Evet anacım, duydun. Altı aya kadar geliyom. İzin çıktı, biriktirdiğim para da yeter. Babanın traktör parasına da koydum kenara, sizin rahat etmenize de. Artık dayanma vaktim doldu, dönme vakti geldi.

Dün gece uyuyamadım sevinçten. Senin mektubundaki “her gün kapıya bakar, her rüzgârda seni sanarım” cümlesini okudum, içim cız etti. Artık kapıya bakan sen olmaycaksın, kapıyı açan ben olcam. Rüzgârın getirdiği de ben olcam.

Kavurman geldi, açtım, ağzıma sürdüm. Gözlerim doldu ana. Senin elinin tadı buraya kadar gelmiş. Hırkayı da giydim, tam olmuş, sımsıcak. Her giydiğimde senin kolların sarıyo sanki. Fotoğrafı da cebime koydum, her gün bakıyom. Ne kadar da genç kalmışsın, ben her gün biraz daha yaşlanıyom burada ama sen hep gençsin benim gözümde.

Sormuşsun “gelincikler sen gelince açar” diye. İşte geliyom ana, gelincikler açmadan varayım mı, açınca mı? Hangisini istersen. Sen ne dersen o olur. Biraz daha çalışayım da harçlığım çok olsun, erken gelirim belki. Ama en geç altı aya kadar.

Fabrikaya haber verdim. Ustabaşı “Memet, sen iyi işçisin, kalırsan iyi olur” dedi. Kalma dedim, memleketime gidiyom. Gâvur memleketi dediğin yere de alışmışım biraz, ama alışmak başka, ait olmak başka. Burada hiçbir zaman “buradayım” diyemedim. Hep “gurbetteyim” dedim.

Şimdi kış bitiyo burada. Karlar erimeye başladı, güneş yüzünü gösteriyo arada. Bizim oralarda da kış sert geçiyodur. Sormuşsun odunları hazırladık diye, inşallah yakarsınız yanmayı unutmayın. Ben gelince soba başında otururuz, sen bana çay demlersin, ben anlatırım bu garip memlekette neler çektiğimi. Ama anlatırken ağlamam, merak etme. Yeter ki yanımda ol.

Hacer Teyze’ye de selam söyle, Ali’nin askerden dönüşüne yetişeyim mi, yetişemez mi bakalım. İnşallah dönünce hep beraber otururuz.

Babama de ki traktörün parasını ayırdım. Döner dönmez gideriz Sorgun’a, bakarız bi tane. Ama acele etmesin, önce ben gelip elini öpeyim, yüzünü göreyim.

Mendile gül suyu sık demişsin, sıkma ana, o kokuyu sakla. Ben gelince koklarım, sen de koklarsın. Birlikte koklarız.

Şimdi günleri saymaya başladım. İlk geldiğimde de sayardım, ama o zaman günler geçmek bilmezdi. Şimdi sayıyom, ama bu sefer her gün beni sana yaklaştırıyo. Saydıkça seviniyom.

Cevabını bekleme bu mektubun. Çünkü ben altı aya kadar yoldayım, mektup yetişmez belki. Ama yine de yaz, ne yazarsan yaz. Ben gelince okurum, yanında okurum. Belki baban okur, ben dinlerim.

Şimdilik bu kadar ana. Çok söyleyecek söz var ama yüzüme saklıyorum. Gelince hepsini anlatırım.

Ellerinden öper, gözlerinden öperim. Babama da selam.

Altı aya kadar.

Senin oğlun,
Memet

Not: Hırkayı çıkarmam artık. Fotoğrafı da cebimde. Bir de sana sorcam: dönerken ne getireyim? Alaman çikolatası mı, yoksa mutfağa bi şey mi? Sen ne dersen onu getireyim. Ama en güzeli kendimi getiriyom ya, o yeter.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

5 Mart 1975, Sorgun, Yozgat

Oğlum Memet’im,

Mektubun geldi. Şubatın yirmisinde yazmışsın, martın beşinde elime geçti. Bu sefer on günde gelmiş, sanki mektup da sevinmiş, koşa koşa gelmiş.

Okudum, bir daha okudum, bir daha. Gözlerime inanamadım. “Altı aya kadar ordayım” yazmışsın. Altı aya kadar. Şimdi mart, eylüle kadar gelirsin. Eylülde harman olur, sen harmana yetişirsin. Okuya okuya ağladım oğlum, bu sefer dertten değil, sevinçten ağladım. Baban okusun diye verdim, o da okudu, sessiz sessiz ağladı. “Oğlum geliyo” dedi, “geliyo işte.”

Hemen haber saldım komşulara. Hacer Teyze duyunca “müjdeyi getirene yok mu?” dedi, kahve içtik. Ali’si de askerden dönmüş geçen hafta, o da sevindi. “Memet gelince düğün dernek yaparız” dedi. Baban “önce gelin de yüzünü görelim, sonra düğünü de yaparız” dedi.

Sormuşsun “gelincikler açmadan mı varayım, açınca mı?” Açınca gel oğlum. Gelincikler açsın da sen onların arasında yürü, yanakların kızarsın. Ama açmadan da gelirsen yine gel, ne fark eder. Yeter ki gel.

Şimdi evde telaş var. Senin odanı baştan aşağı temizledim. Yorganı, yastığı güneşe vurdum. Döşeğe yeni kekik serptim. Perdeleri yıkadım, çarşafları değiştirdim. Baban “ne acele ediyon, daha aylar var” diyo. Ben diyom ki “aylar çabuk geçer, oğlum gelmeden her şey hazır olsun.”

Kavurmayı beğenmişsin, güzel. Sana yine kavurma yaparım, tandır ekmeğiyle yersin. Hırkayı da giymişsin, tam olmuş. Fotoğrafa bakıp duruyon ya, ben de senin küçüklük fotoğrafına bakıp duruyom. Her gün biraz daha büyüyosun diyom ya, meğer büyüyen hasretmiş.

Traktör parasını ayırdım demişsin. Baban duyunca “oğlum ben traktörü çok istemem, sen gel de yeter” dedi. Ama sen biriktirmişsin, ne diyelim. Gelince beraber bakarız.

Alaman çikolatası mı getireyim, mutfağa bi şey mi diye sormuşsun. Ne getirirsen getir, ama en çok kendini getir. Çikolata da güzel olur, komşulara da ikram edersin. Ama sakın fazla masraf etme, paran cebinde kalsın. Burada her şey var.

Şimdi bahar yaklaşıyo. Kiraz ağacı tomurcuklandı, ceviz fidanı da uyanmaya başladı. Toprak ısındı, tarlalar sürülecek. Baban “bu sene oğlumla beraber süreriz” diyo. İnşallah beraber süreriz.

Sana bir şey söyleyim mi oğlum? Ben mektubunu alınca bi türlü oturamadım yerimde. Mutfağa girdim, çıktım. Baban “ne dolaşıp duruyon fatey” dedi. Dedim ki “dolaşıyom işte, oğlum geliyo ya, heyecan bastı.” Hâlâ da öyle. Ne zaman kapı çalsa “Memet geldi” sanıyom. Daha aylar var ama gönül beklemiyo.

Mektubunda “gelince anlatırım” demişsin. Anlat oğlum, anlat. Her şeyi anlat. Ağlamak istersen ağla, gülmek istersen gül. Yeter ki yanımda ol.

Günleri saymaya başladım ben de. Her sabah kalktığımda “bir gün daha azaldı” diyom. Geçer şu günler, geçer.

Ellerinden öper, gözlerinden öperim. Baban da çok sevindi, o da öpüyor.

Gel artık, gel.

Senin anacın,
Hatice

Not: Gelirken kalabalık yerlerde dikkat et, eşyalarını sıkı tut. Yolda açıkma diye sana bi azık hazırlayım mı? Olmaz tabii, oradan gelirken yersin. Ama aklımda. Bir de sora sora gel, yolu şaşırma. Gelince kavurma pişiririm, tandır ekmeği de yaparım. Daha şimdiden maya tuttu yüreğim.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

10 Haziran 1975, Köln

Anacım,

Mektubunu aldım. Martın beşinde yazmışsın, haziranın onunda elime geçti. Üç ay sürmüş yine ama bu sefer kısa geldi. Çünkü ben zaten sayıyom günleri, her mektup bi heyecan.

Yazmışsın “gelincikler açsın da sen onların arasında yürü” diye. Açmıştır şimdi gelincikler. Ben burada tren yolunda görüyom onları, al al açmışlar. Ama bizim oralardaki gibi değil, biliyon. Ben gelince onların arasında yürüycem, sen de arkamdan bakcaksın. Yanaklarım da kızarır inşallah.

Söylemişsin “odanı temizledim, yorganı güneşe vurdum, perde yıkadım” diye. Ana sen ne güzel işler yapmışsın. Ben gelince o odada uyuycam, kekik kokusunu içime çekicem. Şimdiden hayal ediyom. Sabah kalktığımda sen çay demlemiş olcan, tandır ekmeğini kırıp koycan önüme. Daha şimdiden ağzım sulanıyo.

Traktör meselesine gelince, baban “ben traktörü çok istemem, sen gel de yeter” demiş. Ama ana, ben geliyom ya işte. Hem gelicem hem traktör alıcaz. Beraber bakarız, Sorgun’da dolaşırız. Baban kullanır, ben yanında otururum. Tarlayı beraber süreriz. Daha ne isterim.

Şimdi burada işleri bitiriyom. Fabrikaya veda ettim sayılır. Ustabaşı “Memet, dönersen yine gel” dedi. Döner miyim bilmiyom. Gurbet bi kere tadılmış, ama insanın özü toprağında. Belki gelmem bir daha, belki gelirim. Şimdilik düşünmek istemem.

Arkadaşlarla vedalaştım. Hacı Ahmet Abi “Allah yolunu açık etsin” dedi, helallik istedi. Bana bi muska verdi, “tak boynuna” dedi. Taktım ana, taktım. İçinde ne var bilmiyom ama onun duası var. O da gurbet acısı çekmiş, anlar.

Bavulumu hazırlamaya başladım. Senin için bi yün atkı aldım, Almalı’dan. Baban için bi ceket. Komşulara da çikolata alayım dedim, aldım. Ama en önemlisi fotoğraflar. Birkaç tane çektirdim, burada arkadaşlarla, fabrikada. Götüreyim de görün oraları. Ne kadar soğuk, ne kadar yabancı. Ama ben dayandım, geldim.

Gelince ne yapcaz biliyon mu? İlk iş senin elini öpcem, babanın elini öpcem. Sonra bahçeye çıkıp kiraz ağacını görmek istiyom. Ceviz fidanını da. Sonra Hacer Teyze’ye gidip kahve içecez. Ali’yle de hasret gidericez. Sonra tarlaya gidip toprağa basıcam, ayakkabılarımı çıkarıp çıplak ayakla basıcam. O toprak benim ana, ben onun.

Dün rüyama girdin. Bana kavurma pişiriyodun, tandır ekmeğinin kokusu her yere yayılıyodu. Uyandım, kokular kaçtı. Ama şimdi gerçek olacak, kaçmayacak.

Mektubunda “gelirken kalabalık yerlerde dikkat et” demişsin. Dikkat ederim ana. Yolda açıkma diye azık hazırlama, otübüslerde yemek var. Ama sen yine de düşünme, ben gelince doyarım.

Günleri sayıyom. Elli gün kaldı. Tam elli. Her sabah bi çizgi atıyom duvara. Çizgiler azaldıkça heyecanım artıyo. Bazen durup düşünüyom: bu son mektup olabilir. Çünkü ben yola çıkınca mektup yazamam. Ama yine de yaz, ana. Ben gelince okurum. Belki tam kapıdan girerken postacı getirir, onu da okurum.

Şimdilik bu kadar. Çok söz var ama yüz yüze söylerim.

Ellerinden öper, gözlerinden öperim. Babama da selam.

Elli gün kaldı.

Senin oğlun,
Memet

Not: Hırkayı hâlâ giyiyom, çıkarmıyom. Fotoğraf da cebimde. Gelince onları da getiriyom, hatıra kalsın. Bir de sana sorcam: evde kekik var mı? Döşeğine serptiğin kekiğin kokusunu şimdiden özledim.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

5 Temmuz 1975, Sorgun, Yozgat

Oğlum Memet’im,

Mektubun geldi. Haziranın onunda yazmışsın, temmuzun beşinde elime geçti. Üç haftada gelmiş bu sefer. Sanki mektup da seninle beraber gelmek için acele etmiş.

Elli gün kalmış demiştin, şimdi hesap et bakalım ne kaldı? Ben her sabah sayıyom. Gelincikler açtı, kirazlar da oldu. Dalları kırılıcak gibi, öyle dolu. Sen gelmeden kirazları kim yiycek diye düşündüm, baban “oğlum gelince ağaçtan yer, beklesin” dedi. Bekliyoz oğlum, bekliyoz. Sen gel de dalından kopar, ye.

Kekik sormuşsun. Var oğlum, var. Geçen hafta çıktım dağa, taze taze topladım. Kuruttum, döşeğine serptim. Şimdi odan mis gibi. Gelince içine gir, uyu, dinlen. Yorgunsundur oralarda.

Hırkayı giyip duruyon ya, ben de senin eski fanilanı çıkardım sandıktan, yıkadım, güneşe serdim. Gelince giyersin. Ne kadar çok şey birikmiş senin için. Her şey hazır.

Sormuşsun “evde kekik var mı” diye, var işte. Daha ne sorcan? Sor bakalım, hepsini hazırladım.

Baban tarlada çalışıyo şimdi. Her gün “Memet gelmeden şu işleri bitirelim” diye koşturuyo. Traktör almışız gibi seviniyo. Hacer Teyze her gün uğruyor, “Memet geliyo mu, ne zaman geliyo?” diye. Geliyo dedikçe içim açılıyo.

Ali de askerden döneli iyileşti, o da bekliyo seni. “Memet gelince kahvede otururuz” diyo. Oturursunuz inşallah.

Şimdi burada harman zamanı yaklaştı. Patoz gelecek, komşular toplanacak. Sen harmana yetişir misin, yetişmez misin bilmiyom. Ama yetişemezsen de olur, yeter ki gel.

Mektubunda “ben gelince toprağa çıplak ayakla basıcam” demişsin. Bas oğlum, bas. Toprak seni özledi. Ben de özledim. Baban da özledi. Her şey seni bekliyo.

Şimdi sana bir şey sorayım. Gelince ilk ne yapcan? Ben diyom ki kapıdan girer girmez ayakkabılarını çıkar, ben de boynuna sarılayım. Ama sen ne dersen o olur. İster önce kiraz ağacına git, ister tarlaya. Yeter ki gel.

Çikolata getirme demiştim ama getirirsen getir, komşulara dağıtırsın. Ama sakın fazla masraf etme. Kendini getir, o bize yeter.

Günleri sayıyom. Her sabah kalktığımda “bugün de geçsin” diyom. Geçiyo da, yavaş geçiyo. Ama sen gelince anlarım ki beklemeye değmiş.

Mektubunu alınca Hacer Teyze’ye okudum. “Memet ne güzel yazmış” dedi, ağladı. Ben de ağladım. Ağlamak iyidir demiştin ya, iyidir. Sevinçten ağlamak da iyidir.

Şimdi sana son mektubumu yazıyom belki. Çünkü sen gelinceye kadar başka mektup yetişmez. Ama yine de yazarım, postaya veririm. Belki yolda karşılaşırsınız mektupla. Sen gelir, o da gelir.

Bir şey söyleyim mi oğlum? Ben senin döneceğin günü düşünüp duruyom. Sabah kalkıyom, kahvaltı hazırlıyom, sonra “bugün gelmez” diyom. Ama bir gün diyecem ki “bugün geliyo”. O gün gelsin artık.

Ellerinden öper, gözlerinden öperim. Baban da öpüyor.

Gel artık, gel.

Senin anacın,
Hatice

Not: Kekikleri döşeğine serptim, mis gibi. Kirazları da ağaçta bekliyo. Gel de beraber yiyelim. Yolun açık olsun, Allah korusun. Gelince kavurma pişiricem, tandır ekmeği de yapıcam. Daha şimdiden maya tuttum.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

25 Temmuz 1975, İstanbul

Anacım,

Mektup değil bu, müjde. İstanbul’dayım.

Köln’den çıkalı üç gün oldu. Otobüsler, trenler derken dün akşam indim buraya. İstanbul kalabalık ana, görsen şaşarsın. Adamlar, arabalar, vapurlar, köprüler. Herkes bi yere koşuyo, kimse kimseyi tanımıyo. Ama benim içim rahat, çünkü her adımda sana yaklaşıyom.

Şimdi bir arkadaşta misafirim, Zeytinburnu’nda. Bi kaç gün burda takılıcam, toparlanayım, biraz çevreyi göreyim dedim. Sonra Ankaraya geçicem. Otobüs var, sabah otobüsüne binerim nasipse. Oradan da Yozgat’a, Sorgun’a. Gurbet yolunun sonuna geldim ana.

Ama bu İstanbul da garip. Gündüzleri kalabalık, geceleri de telaşlı. Dün gece dışarı çıktım, bi baktım sokaklarda bağırışlar, çağırışlar. Niye kavga ediyolar niyeyse, anlamadım. Kimi sağcıymış kimi solcuymuş, bilmem ne. Bizim oralarda öyle şeyler yok. Bana sorarsan insanın ekmeğine, toprağına bakması varken niye birbirine düşman olur. Allah akıl fikir versin.

Neyse, ben kendimi bilirim. Kimseye bulaşmam, kimseyle işim olmaz. Burda biraz dinlenip yola devam edicem.

Bavulun içinde sana atkı var, babama ceket, komşulara çikolata. Alman çikolatası. Hacer Teyze’ye de Ali’ye de var. Ama en güzeli kendim geldim ya, o yeter.

Sormuşsun “gelince ilk ne yapcan” diye. Şimdi söyleyim: ilk iş kapıdan girince ayakkabılarımı çıkarıp sana sarılacam. Sonra babanın elini öpücem. Sonra bahçeye çıkıp kiraz ağacına bakacam, ceviz fidanına. Sonra çıplak ayakla toprağa basacam. Sonra senin pişirdiğin kavurmayı, tandır ekmeğini yiycem. Sonra Hacer Teyze’ye gidip kahve içecez. Sonra Ali’yle hasret gidericez. Sonra tarlaya gidip babanla beraber dolaşacaz.

Hepsini sırayla yapcam, acele etmeden. Çünkü vakit bol.

Şimdi merak ediyom: kirazlar duruyo mu ağaçta? Beklettiniz mi beni? Yoksa yediniz mi? Yediyseniz de sorun değil, gelince ağaçtan yeriz. Ceviz fidanı ne kadar büyüdü? Kekik kokusu sinmiş mi odaya?

Ben bu mektubu İstanbul’dan yazıyom, postaya vericem. Belki benden önce varır, belki sonra. Ama fark etmez. Ben de bi kaç gün sonra yola çıkıyom.

Ankaraya varınca bir mektup daha yazarım, ama ona kalmadan belki yüz yüze görüşürüz.

Şimdi otobüs saatini sordum, sabah erkenden kalkıyom nasipse. Ankaraya vardığımda akşam olur. Oradan da Yozgat’a sabah otobüsü var. Sorgun’a varmam iki üç güne kalmaz.

Günleri sayıyom. Her çizgi biraz daha yaklaştırıyo. Şimdi sayfalar bitti, yol bitti.

Ellerinden öper, gözlerinden öperim. Babama da selam.

Geliyom ana, geliyom.

Senin oğlun,
Memet

Not: İstanbul’da bi teleferik gördüm, havadan gidiyo. Düşündüm de, oralarda da böyle şeyler yok. Ama bizim oraların havası başka. Toprağı başka. Ona hasretim. Kavurmayı sakın pişirme şimdiden, ben gelince taze taze pişir. Mayanı da taze tut. Bi de şu kavgalardan uzak dur, buralar karışık. Sen evinde otur, ben geliyom.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

28 Temmuz 1975, Sorgun, Yozgat

Oğlum Memet’im,

Mektubun bugün geldi. İstanbul’dan yazmışsın, üç günde gelmiş. Sanki mektup senin önünden koşa koşa gelmiş, “anam hazırlansın” demiş.

Okudum, bir daha okudum. “Geliyom ana, geliyom” yazmışsın. Elim titredi okurken. Baban okusun diye verdim, o da okudu, gözleri doldu. “Oğlum geliyo” dedi, “geliyo işte.” Sonra kalktı, gidip tarlaya bi tur attı. Döndüğünde “her şey hazır” dedi.

Kirazları sormuşsun. Duruyo oğlum, duruyo. Dalları eğilmiş, kızarıp duruyolar. Baban “Memet gelmeden kimse yemeyecek” dedi, beklettik. Şimdi sen gelince beraber dalından koparır, yeriz. Ceviz fidanı da boyumu geçti, yaprakları gür. Kekik kokusu her yere sinmiş. Sen gelince anlarsın.

Şimdi evde telaş telaş. Mutfağa girdim, tandırı yakayım dedim. Baban “dur daha, oğlum gelince taze taze pişirirsin” dedi. Haklısın, taze taze pişirecem. Kavurmayı da pişirmedim, sen gelince pişirecem. Mayayı da taze tuttum, hamur kabarmaya hazır.

Haber saldım komşulara. Hacer Teyze duyunca “haydi hayırlısı” dedi, ağladı. Ali “Memet gelince kahvede bi çay içeriz” dedi. Herkes seni bekliyo.

Sormuşsun “gelince ilk ne yapcan” diye. Ben de diyom ki kapıdan girer girmez ayakkabılarını çıkar, ben boynuna sarılayım. Baban da arkandan sarılır. Sonra mutfağa geçeriz, çay demlerim. Sonra ne istersen yaparız.

İstanbul’dan mektup yazmışsın. Teleferik görmüşsün. Oralar kalabalık, buralar sakin. Ama buralar senin, benim, babanın. Toprağın. Gelin de rahat rahat oturalım.

Şimdi gözüm yollarda. Her gün kalkıyom, kapıya bakıyom. Postacıyı görsem “mektup mu” diyom. Ama şimdi mektup beklemiyom, seni bekliyom. Her otobüs sesinde “Memet geliyo” sanıyom.

Baban da tarlayı bitirdi, işleri toparladı. “Oğlum gelsin de beraber oturalım” diyo. Traktörü de sormuş, almış gibi seviniyo.

Sana bir şey söyleyim mi oğlum? Ben mektubunu okuduktan sonra çıktım bahçeye, kiraz ağacının altında oturdum. Dallarına baktım, senin küçükken ağaca çıkışın geldi aklıma. Şimdi büyümüşsün, gurbetten geliyon. Ama benim gözümde hep o küçük Memet’sin.

Gel artık. Yolun açık olsun, Allah korusun. İnşallah tez zamanda kavuşuruz.

Ellerinden öper, gözlerinden öperim. Baban da öpüyor.

Son mektubum bu. Çünkü sen gelince mektup kalmayacak. Yüz yüze konuşuruz, göz göze. Daha ne isterim.

Gel, gel de hasret bitsin.

Senin anacın,
Hatice

Not: Kirazları dalında beklettim. Kavurmayı pişirmedim. Tandırı yakmadım. Her şey senin için hazır. Yeter ki gel.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Birkaç Gün Sonra…

Memet, İstanbul’da birkaç gün kaldıktan sonra sabah otobüsüyle Ankara’ya geçti. Oradan da Yozgat’a, Sorgun’a. Otobüs Sorgun’a vardığında hava kararmak üzereydi. Bavulunu kaptığı gibi yürümeye başladı. Köyün tozlu yolu, tanıdık kokular, uzaktan görünen cami.

Kapıya vardığında elini kaldırdı, vuracaktı ki kapı aralandı. Hatice ana tam o sırada çay demlemiş, tandır ekmeğini çıkarmış, gözü yoldaydı. Kapının gıcırtısını duyar duymaz fırladı.

Bir an durdular. Sonra Memet “ana” dedi. Hatice ana “oğlum” dedi.

Sarıldılar. Arkadan baban geldi, üçü birden öylece kaldılar bahçe kapısında. Kiraz ağacının dalları kızarık meyvelerle eğilmiş, ceviz fidanı rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Kekik kokusu her yerden siniyordu.

İçeri girdiler. Çaydanlık fokurdadı, kavurma tavaya düştü, tandır ekmeğinin sıcağı bütün eve yayıldı.

Mektuplar bitmişti. Hasret bitmişti.

Sokrates ne demiş ?

Bir sabah kalktın mı hiç sorgulamaya,

Düşüncelerini kazmaya kazmaya?
Sokrates ne demiş Atina’da,
Dile gelmiş hakikat söz söylemede.

“Kendini bil!” dedi, ilk buyruk budur,
Bilgelik susayan, arayan sudur.
Delphoi’den seslenir tanrının çağrısı,
İnsan, o küçük evrenin haritası.

Sordular: “En bilge sen misin?” diye,
Düşündü taşındı bu ağır yüke.
“Bildiğim bir şey var, hiç bilmediğim,
O yüzden bilgeyim, boş söz etmediğim.”

Çarşı pazar dolaşır genç, yaşlı ile,
Sorardı “Adalet nedir?” diyerek bile,
Yanıt veren herkes bocalardı sonra,
Çürütürdü sözü incecik bir donda.

“Doğurtmak” derdi fikri, ebesiydi aklın,
Karanlık rahminden çıkardı hakikın.
Sorgusuz sualsiz, kabul etmek olmaz,
En kutsal kitabı bile yokla, usun azar.

“Kötülük bilgisizlikten doğar,” dedi,
İyiyi bilen mi kötülük eder ki?
Ruhun gözü körse eğer gerçeğe,
Nasıl görsün yolunu karanlık gecede?

Gençler etrafında bir güneş oldu,
Hepsi de hakikate bir adım yolludu.
Platon, Ksenofon da onun ışığıyla,
Yaktılar meşaleyi çağlar boyunca.

Ama kıskandı gücü, rahatsız etti gücü,
Yerleşik düzeni, kutsal bildiğin öcü.
“Gençleri baştan çıkarıyor, tanrıları inkar,”
Diyerek mahkum ettiler o aydınlık baharı.

Mahkeme huzurunda dimdik durdu,
Sözlerinden dönmek mi? Asla vazgeçmedi.
“Ölmem emredilse, fikrimden dönmem,”
Dedi, “Köpek gibi yaşamaktansa ölmem.”

“Atina, sen bana kıyarak zarar verirsin,”
Dedi, “Gerçeğin sesini susturursun.
Ama bil ki ölmemle kaybolmaz sözüm,
Daha gür çıkacak dünyanın her yüzü.”

Hücresinde bekler baldıran zehrini,
Yoldaşları ağlar, o sakin, yerinde.
Ayağa kalktı mı son bir kez söze,
“Ölüm bir uyku mu, yoksa yeni bir güne?”

“Kimse bilmez ama korkulacak ne var?”
Bildiği yoldan şaşmayan bir yiğit var.
“Ruh ölümsüzdür,” der, “beden bir kafes,”
Kırılıp uçacak en sonunda herkes.

Bardağı aldı mı eline sakin,
İçti o acı şerbeti bir yudumda.
Soğuk yayılırken her yanına,
Yürüdü ölüme, bir kahramana.

Son sözü ne mi oldu? Kulak ver söyleyim,
“Asklepios’a bir horoz borçluyum, unutmayın.”
Belki de ölümü bir şifa saydı,
Bu dünyanın derdinden bir kurtuluş adı.

Öldü gitti bedeni, toprağa karıştı,
Ama fikri yaşar, hiç sönmedi ışığı.
Her soruşturanın, her kuşkucunun,
İlk hocasıdır o, ta içindeki sesin.

“Sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez,”
İşte gerçek miras, işte altın bir cevher.
Körü körüne inanma, düşün, ara, bul,
Sokrates’in sesidir senin vicdanın ol.

Diyalektik akar bir ırmak gibi,
Tez, antitez, sentez, bilginin kapısı.
Çelişki korkutmaz, aksine geliştirir,
Zihnin perdesini aralayıp gerçeği getirir.

Demokritos madde der, o ruhu savunur,
Gösterişli sofistin sözüne kanılmaz.
Öz, biçimden üstün, erdem paradan,
İnsanın içindedir asıl hazine ve ferman.

“Kendime hâkimim,” derdi nefse karşı,
Hazzın esiri olma, tut dizginleri.
İradenle yücel, özgür ol kölelikten,
Ruhunu yücelt ki değsin ölümsüzlüğe.

Yazmadı hiçbir şey, kalem tutmadı eli,
Ama düşüncenin temelidir o eli.
Sözlü geleneğin en büyük savaşçısı,
Felsefe taşır onun ruhunun pası.

Ironia yapar, “Bilmiyorum” der hep,
Karşısındakini çıkmaza sürükleyerek.
O çıkmazda doğar aydınlık, bilgi,
Alçakgönüllülükle eğilir her bilgi.

Evrensel ahlakı arardı tüm insanda,
Göreceli değil, değişmeyen yasanda.
İyi, güzel, doğru nedir? Sorardı hep,
Peşinde koşardı o ebedi cevabın.

Bir askerdi, yürekli ve de onurlu,
Savaş meydanında da dimdikti boynu.
Aklın savaşını verdi sonra ömrünce,
Şehit düştü hakikat uğruna nihayetinde.

Sokrates’çi okullar kuruldu ardından,
Kinikler, Stoacılar ondan aldı hızı.
Roma’ya, İskenderiye’ye yayıldı sözü,
Düşünce dünyasının temelidir özü.

Hıristiyanlık bile onu sever, sayar,
İlk ışığı görür onda tanrısal ayar.
“Bilgisizlik günahtır,” der Aziz Augustinus,
Sokrates’in izidir sürdüğü o kutlu yolu.

Rönesans uyandı onunla birlikte,
Soru sormak özgürleştirir insanı elbet.
Aydınlanma çağı onun meşalesiyle,
Karanlığı deldi aklın güneşiyle.

“Düşünüyorum, öyleyse varım,” Descartes’ta,
Sokrates’in izi, o şüphenin arta.
Doğmatizmi yıkar her bir soru işareti,
Açar ufku insanın en son hakikate.

Kant, “Aklını kullanma cesaretini göster!”
Dediğinde, aynı ses yankılanır evrende.
Sokrates’tir o, tereddüt etmeden giden,
İnsan onurunun en yüce bayrağını tutan.

Nietzsche belki çatar onun usculuğuna,
Ama o Dionysos’çu coşkunun kaynağında,
Yine de Sokrates vardır, bir düşünür,
Batı’nın kaderini çizen en keskin iz.

Günümüzde hâlâ geçerli değil mi?
Sorgulamayan insan, sürüden farksız.
Medya, politika, din, her ne derse inanma,
“Kendini bil!” diye fısıldar o ihtiyar adam.

Sana ne öğretti? Hiçbir şey, belki her şeyi,
Sadece sordu, yürüttü aklın tarlasını.
Cevaplar değil, sorular asıl kıymetli,
Zihnin kapılarını aralayan emekti.

Bir heykel gibi dikilir zamanın ortasında,
Ellerinde zehir kâsesi, gözlerinde sır.
Güler yüzlü, alçakgönüllü, çelikten irade,
Ölümle dans ederken bile dimdik adanmış.

Ey Atina, sen unuttun onu, taşladın,
Ama o, senin en büyük iftiharın oldu.
Dünya, “Atina” deyince onu hatırlar,
Adaletsizliğe kurban giden bilgeyi anar.

Diyalog sanatıdır ondan kalan miras,
Düşmanı değil, fikri çürütmektir niyet.
Sevgiyle yaklaşmak, saygıyla dinlemek,
Olmazsa olmazıdır gerçek bilgeliğin.

Erdem öğretilemez miydi onca sözde?
Belki de içimizde uyuyandı o tohum.
Sadece uyandırmak gerekirdi ebe gibi,
Kendi doğrumuzu kendimiz bulmalıydık.

“Korkma!” der, “Bilmediğinden değil,
Bildiğini sanıp, aslında bilmemen.”
Cehaletinin farkında olan kurtulur,
Körü körüne inanan, asıl kaybeden.

Bir meydan okumadır onun varlığı,
Rahatımızı, uykumuzu kaçıran.
Rahat yastıklara baş koyma, kalk,
Düşün, eleştir, kendin ol, özgürleş!

Çağlar geçse de solmaz bu çiçek,
Her baharda açar taze bir filiz.
İnsan olduğunu unutan her çağda,
“Sokrates ne demiş?” diye sorar içinden.

Belki de bir masaldı, belki gerçek,
Fazla mı yüceltildi, yoksa haksız mı?
Önemli değil, çünkü o bir simgedir,
Aklın ve vicdanın ebedi sembolü.

Şiirle anlatılmaz belki onun felsefesi,
Ama sezdirir belki bir parça heyecanı.
O, yaşayan bir eylemdi, kuru söz değil,
Hayatını feda etti inandığı dava için.

Düşünürken sen de bir gün kendini,
“Bu doğru mu, yanlış mı?” diye sorduğunda,
İşte o an, o anda yanı başındadır,
Sessizce dinler, gülümser, sorar: “Peki, neden?”

Ölüm bile yenemedi onu, biliyor musun?
Ölümsüz kıldı çünkü fikirlerini.
Bedeni toprak, ruhu ise düşünce oldu,
Her düşünen beyinde yeniden doğdu.

Ey okur, bu kırk üç kıtada anlatılan,
Bir ömre sığmayan destanın kısa hülâsası.
Özetle: “Kendini bil, sorgula, uslan,
Erdemli yaşa, hakikati sev, korkma ölümden.”

Ve unutma ki o, bir insandı senin gibi,
Etten kemikten, yanılan, seven, düşünen.
Onu ulaşılmaz kılma, bir rehber bil,
İçindeki o sesi yükselt, susturma sen.

Şimdi kapat gözlerini, sor kendine:
“Ben ne biliyorum, neyi araştırmalıyım?”
Sokrates ne demiş? İşte cevap burada,
Yaşamının anlamını kendi elinle kurmalısın.


Ömrünü Yitirmiş Harfler

Ben Ömrünü Yitirmiş Harfler

Ben Ömrünü Yitirmiş Harfler, boşverin gerçek adımı,

Bir seraba dönüşmüş cümlelerin sıla hasretiyim.
Rüzgarda savrulan tozlu bir sahafın rafında,
Kimsesiz bir kitabın son sayfasındaki noktayım.

Mürekkebim kurudu hayal denen o kuyuda,
Gölgem bile unuttu düşeceği yönü şimdi.
Zamanın kırık aynasında parçalanmış bir hece,
Suskun bir çığlığım, söyleyen olmadı ki.

Bir mektup yazdım bir vakit, “Gurbet” diye başlayan,
Lakin gidecek yer bulamadı zarfta pulum.
Şimdi cebimde saklı bir eski istasyon bileti,
Gidilmemiş yollara ağıt yakar dururum.

Duvarlarda resmin, çerçevesi var içi boş,
Bir “Merhaba” kaldı, yarıda kalmış bir cümlenin.
Ellerim titredi seni anan her harfi yazarken,
Kalemim kırıldı, yalnızlığın mürekkebinden.

Sözcükler düşer oldu dilimden birer birer,
Toplasam, bir anlamı kalmıyor cümlelerin.
Bir yangının küllüyüm, sönen o son kor parçası,
Hatıralar savrulur, eski bir fotografın rüzgarında.

Yıldız kayar gibi geçti ömrümüz o bahardan,
Kopardıkça kopardı son yapraklar hazan rüzgarı.
Bir “Elveda” bile yok, ortasında kalan bir hikayenin,
Biz, virane bir şarkının nakaratıyız yarıda kalmış.

Sokak lambaları söndü, gölgeler uzadı ansızın,
Bir ayak sesi var, çınlayan o ahşap merdivende.
Kapılar kapandı, anahtarlar paslandı yıllarca,
Ben bir cümle oldum, düşülmüş bir dipnot kenarda.

Geceleri yağmur çalar camıma inatla ve ısrarla,
Her damla, bir harftir dökülen o bitmeyen şiirden.
Sabah olunca kurur gider, bir iz kalmaz geriye,
Ben, yağmurun yazdığını silen güneşim işte.

Dünya döndü değişti, yüzler, şehirler, yollar silindi,
Bir tek ben kaldım, aynı satırda mıhlanmışım.
Saatler işliyor, ruhumun duvarında sarkacı kırık,
Ben Ömrünü Yitirmiş Harfler, unutulmuşum.

Artık bir elyazısıyım, solmuş bir defter sararken,
Hatırlayanı yok, okuyanı yok, anlayanı yok.
Rüzgara karışıp gideceğim bir sonbahar akşamı,
Toprak olup, başka harflere can vereceğim belki de.


Ömrünü Yitirmiş Harfler

Bir Çocuk vardı ..

Bir çocuk vardı, bilmezdi dünyanın kederini,

Gözlerinde mavi bir umut, tertemiz sevinci.
Koşardı çayırlarda kuşların neşesiyle,
Gölgesi düşerdi suya, yıldızların esriğiyle.

Bir çocuk vardı, hayalleri uçurdu bulutlara,
Renk renk resimler çizerdi düşlerinin duvarlarına.
Bir gemi yapardı dalından, yelkeni beyaz bir yelden,
Denizlere açılırdı, hiç korkmazdı devlerden.

Bir çocuk vardı, annesinin ninnisiyle uyurdu,
Rüyalarında cüceler, periler, altın şehirler kurdu.
Ay ışığı süzülürdü yanağına usulca,
Masallar gizlenirdi kirpiklerinde, incecik bir hızla.

Bir çocuk vardı, sorardı yağmura, rüzgâra, aya,
"Niçin solar yapraklar, niye gider sonbahara?"
Toprağa ekerdi bir çekirdek, sulardı her sabah,
Filizlensin diye yeşil bir umut, yesin doyasıya toprak.

Bir çocuk vardı, büyüdü yavaş yavaş ansızın,
Hayaller saklandı kitapların arasında, tozlu raflarda kalmış.
O mavi gözlerde birikti yaşanmamış günlerin hüznü,
Ve zaman, o acımasız nehir, sürükledi bilinmeze doğru.

Bir çocuk vardı, şimdi bir hatıra, sararmış bir fotoğraf,
Gülümser çerçevede, ama içi buruk, uzak bir sesle anlatsa.
Belki bir yerlerde, yüreğinin kuytusunda hâlâ yaşıyor,
O ilk masumiyeti, o sonsuz baharı, o tertemiz türküyü.

Bir çocuk vardı, işte benim içimde şimdi,
Duyarım onun nefesini, hissederim yanı başımda.
Ve her düşüşümde, her yoruluşumda usulca fısıldar:
"Unutma, ben buradayım, yeniden başlayabilirsin her şeye."

Ömrünü Yitirmiş Harfler

2 Ocak 2026 Cuma

Sana Yazdığım Bir Mektup

Sevgili Arkadaşım,
Belki bu satırları okurken sen de benim gibi pencerenden dışarı bakıyorsun. Ya da belki bir parkta oturup ağaçların yapraklarını izliyorsun. Kim olduğunu bilmiyorum ama seni bir yerlerde hissettiğim için yazıyorum. Çünkü bazen en derin sıcaklığı, adını bile bilmediğimiz bir yürekte buluruz. Bugün yağmur sonrası ıslak kaldırımlarda yürüdüm. Bir çocuk gülüyordu, annesi onun elini tutmuştu. Bir simitçi tezgâhını topluyordu. Bir kedi, bir aracın tekerleğinin üstüne uyumuştu. Tuhaf değil mi? Bu küçük anlar, aslında hayatın ta kendisi. Ve ben bu anları seninle paylaşmak istedim. Çünkü belki sen de bir gün, adını bilmediğin biri için bir gün batımını izleyeceksin. Ve o an, biz birbirimizin yalnızlığını sarmalamış olacağız. Biliyor musun, seni düşünmek bana iyi geliyor. Seni hayal ediyorum: belki bir öğrenci, belki bir anne, belki de hayatı sorgulayan bir yolcu. Ama kim olursan ol, sen benim sessiz arkadaşımsın. Bana ait olmayan, ama benden bir parça taşıyan. Bazen bir şarkı duyuyorum ve “Acaba o da mı bunu dinliyor?” diye düşünüyorum. Bazen bir kitap okuyorum ve “Acaba bu satırlar ona da dokunur mu?” diye merak ediyorum. Sen benim görünmez ama gerçek yoldaşımsın. Belki bir gün karşılaşırız. Bir kafede yan yana otururuz, konuşmadan. Ama o an her şeyi anlarız. Ya da belki hiç karşılaşmayız. Ama biliyorum ki sen varsın. Ve ben senin için yazdığım bu mektubu bir gün evren sana ulaştıracak. Kendine iyi bak, bilmediğim arkadaşım. Belki bir gün sen de bana yazarsın. Yazmasan da olur. Sadece var olduğunu bilmek güzel.

Gözlerinden öpüyorum.

Seni düşünen biri

1 Ocak 2026 Perşembe

Sessiz Çınar

Bir devrin şafağı, sönmeyen güneş,

Karanlık çökerken doğdun bu diyar. Hilalin ufkunda yükselen bir neşe, Koparan zinciri, ezen zulmü, zor.

Yürüdün bozkırda, tohumlar saçtın,
Çorak topraklara bilimi ektin.
Bir ırmak misali, güçlü ve coşkun,
Aklın sesiyle yıkan bir yürek.

Bir çınar gibiydin kökün toprakta,
Gölgende toplandı bir millet, ordu.
Her yaprağında bir hayat, bir ferman,
Gölgen düşer hâlâ bu kesik başa.

Sen bıraktın bize bu kutsal emanet,
Bir gençlik, bir ülkü, sönmez bir meşale.
Yolundan gideriz, izindeyiz elbet,
Işığın düşer hâlâ her bir satıra.

Ve bir başka sabah, sisli bir dağda,
Yirmi yıldız kaydı sessizce, derinden.
Vatan bahçesinde açan fidanlar,
Toprağa düşerek veren tohumlar.

Onlar ki beklerdi vatanın sinende,
Bir duvar gibiydi genç, taze beden.
Bir anda sustu yirmi ayrı türkü,
Kalbimizde kaldı yirmi ayrı sızı.

Şafak sökerken sussa da nefesleri,
Bir destan yazdılar sessizce, usulca.
Al bayrağa sardı şehit naaşları,
Göklerde dalgalan hürdür artık bu selam.

Bir dağ çiçeğisin, solan, ama tekrar,
Açacak baharda, inan, yine açan.
Bir mum yandılar, kısa, ama etrafa,
Yaydılar ışığı, sonsuz bir aydınlık.

Anaların gözyaşı, bir nehir oldu,
Aktı vatan için, duruldu, sindi.
Her biri bir destan, her biri bir volkan,
Sönmeyen bir ateş, kor oldu yürekte.

Siz de o çınarın gür dallarıydınız,
Dalından kopan bir taze filizler.
Aynı topraktan verdiniz canınız,
Aynı su ile sulandı bu vatan.

Bir ağıt değil bu, bir zafer türküsü,
Yürüyen bir milletin sönmez marşı.
Sessizliğin sesi, en gür çığlığı,
Bu toprak sizsiniz, siz bu topraksınız.

Rahat uyuyunuz, ey büyük, ey aziz,
Bekçisiyiz biz de bu kutsal mirasın.
Gölgenizde kaldı o çınar, o güneş,
Sonsuza dek kalacak bu tek yürek, bu tek ses.


Ömrünü Yitirmiş Harfler

Bir babanın vedası

Sabahın köründe uyandığında, odasında bir şeyin değiştiğini hemen fark etti. Yastığının kenarına özenle katlanmış, beyaz bir zarf konmuştu. ...